Posts Tagged ‘rusya’
ÇİFTE STANDART SAVAŞLARI
Aylin Yardımcı
(Cumhuriyet Strateji – 12.01.2009)
2008 yılı, biribirine yakın iki farklı coğrafyada gerçekleşen acımasız mücadelelerin haftalarca dünya gündemini belirlediği ve liberal demokrasinin idaresindeki dünya düzeninin bazı sorunlara çözüm getirmek yerine, onları ne ölçüde perçinlediğinin gözler önüne serildiği bir sene oldu. Önce Güney Osetya toprakları nedeniyle Gürcistan ve Rusya arasında patlak veren savaş, sonrasında da kontrolden çıkmaya hazırlandığı aylardır gözlenmekte olan İsrail-Filistin gerginliği, dünya kamuoyuna bir yıl boyunca ekranlarda sivil cesetleri izlemeyi kanıksattı. Bu iki kanlı çatışma, bir bütünün parçaları olarak ele alındığında, ortaya çıkan sonuç, maalesef korkunç bir çifte standart olmaktan öteye gidemiyor. Güney Osetya savaşı sırasında sergilediği agresif tutum ile Rusya ve Gazze’de taş üstünde taş bırakmayan İsrail yönetimi, benzer konumlarda bulunmalarına rağmen özellikle ABD’den farklı ve adaletsiz tepkiler aldılar. Gerek “orantısız güç” tartışması, gerek uluslararası hukuk ve BM Antlaşması ihlalleri, hem Rusya’nın hem de İsrail’in davranışlarına karşı öne sürülen tezlerden başlıcaları oldu. Ancak, iki kanlı çatışma sonrası bu iki “agresif” devletin aldığı eleştirilerin bütününe bakıldığında, İsrail’e gösterilen toleransın ne denli rahatsız edici boyutlara ulaştığını görmemek imkansız. Halbuki tıpki İsrail gibi “vatandaşlarını koruma” iddiasıyla Gürcistan’a saldıran Rusya, geçtiğimiz aylarda insan hakları ve uluslararası hukuk ihlalleri nedeniyle birçok devletçe kınanmış, hatta ABD Dışişleri Bakanı Rice tarafından tehditkar bir dille eleştirilmişti. Ancak Rice, konu Gazze saldırıları olduğunda İsrail’i kınamaktan kaçınmış ve “kendini savunma” hakkına vurgu yapmıştı. Uluslararası statükonun köklerine kazındığı böylece tekrar tescillenen bu çifte standart, genel geçer kabul edilen birçok uluslararası değerin altındaki ideolojik yapıtaşlarının eleştirel gözle değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Durum böyleyken, amaç sanıldığı gibi Rusya’nın davranışlarını haklı çıkarmak değil, çok daha saldırgan ve vurdumduymaz tavrıyla İsrail’in hala koruyabildiği ayrıcalıklı konumunu yine ve yeniden sorgulayabilmektir.
ORANTISIZ GÜÇ BİLMECESİ
Ağustos ayında Kafkasya’da yaşananlara bakıldığında, Rusya’nın savunmacı ancak Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne meydan okuyan tavrının ABD tarafından sertçe kınandığı anımsanacaktır. Gürcistan’ın Tskhinvali’de başlattığı ve iki gün içerisinde iki bine yakın insanın ölümüyle sonuçlanan hava saldırısı, Rusya tarafından çok daha tehditkar bir cevapla bastırılmıştı. Güney Osetya halkının yarısından fazlasının Rus pasaportu taşıması, Rusya’nın kendince meşru gördüğü bir savunma sebebiydi. ABD ve İngiltere’den sonra Irak’a en fazla asker gönderen üçüncü ülke konumundaki Gürcistan’a yapılan bu savunma atağı, ABD tarafından
“tehlikeli bir cevap” olarak algılanmış, gayrımeşru bir davranış olduğu ve orantısız güç kullanıldığı gerekçesiyle sert bir dille kınanmıştı. Ancak İsrail’in, Rusya’dan daha az cesur olmayan bir tutumla 27 Aralık günü Gazze’de başlattığı ve BM tarafından endişeyle karşılanan saldırıları, ABD tarafından İsrail’in Hamas terörüne karşı kendini savunma hakkı olarak değerlendirildi. Bu noktada dikkat çeken, Hamas militanlarınca Sderot ve Aşkelon şehirlerine atılan ilkel Kassam füzelerine karşı İsrail’in topyekün savaşı andıran bir teçhizatla verdiği, orantısızlığı tartışılmaz karşılıktır. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi AB devletleri tarafından orantısız kabul edildiği resmen açıklanan bu saldırılar, Ağustos ayında Rusya’ya aynı konuda yüklenmiş olan ABD tarafından benzer bir tepki göremedi. 11 Eylül olaylarından bu yana her türlü savunma ve kimi zaman saldırı metodunu meşru kılan ABD’nin “terörle savaş” retoriği, İsrail’in Gazze’de katliama varan davranışlarının da Hamas terörüne karşı haklı bir savunma olarak yorumlanmasına yardımcı oldu.

ABD’de faaliyet gösteren Musevi sivil toplum örgütleri ve özellikle muhafazakar İsrail basını, operasyonun neden olduğu yüzlerce sivil ölüme kulaklarını tıkarken, yalnızca Hamas terörünü vurgulamakla yetindi. Saldırıların ilk günlerinde Jerusalem Post gazetesinde “Ateşi değil terörü kesin” başlığıyla yayınlanan başyazıda, uluslararası kamuoyundan gelen ateşkes çağrılarının gerçekleşmesi için şartların olgunlaşmadığı ve bu durumu terk etmek için bir strateji geliştirmesi gerekenin Hamas olduğu vurgulandı. Ayrıca, operasyonun “Güney İsrail’e barış getirme” amacı taşıdığının da altı çizildi. Stand With Us adlı ve İsrail hakkındaki “yanlış anlaşılma” ve “önyargıları” değiştirmeyi hedefleyen küresel bir sivil toplum kuruluşu, 27 Aralık saldırılarının ardından ABD’nin Los Angeles ve Chicago kentlerinde İsrail’in kendini müdafaa hakkını savunmak için tüm “İsrail dostlarını” meydanlara çağırdı.
KAVRAMSAL ÇELİŞKİ
Tüm bunlar elbette ki Filistin’i parçalanma noktasına getiren, köktendinci ve çürümüş Hamas zihniyetinin bir savunması değildir. Ancak İsrail’in üç gün içerisinde çoğu sivil yüzlerce insanı acımasız bombardımanlarla katletmesi ve buna rağmen Hamas’ın roket saldırılarını durdurmaması, ortada metodolojik bir hata veya bilinçli olarak izlenen bir strateji olduğuna dikkat çekmektedir. İsrailli muhalif tarihçi İlan Pappe’nin, Filistin’de 1948’den beri sistematik olarak ve “kendini savunma” kisvesi altında uygulanan bir etnik temizlik yaşandığına dikkat çektiği tezleri, bugünlerde hatırlanmayı hak ediyor. Pappe, uzun vadede uygulanan bu etnik temizlik çalışmasını, Filistin meselesini nüfus bazında alt etmeye yardımcı olacak demografik bir zafer olarak nitelemekteydi. Gerek terörle mücadele kapsamında verilen sivil kayıplar, gerekse bölgenin abluka altında olmasından ötürü hızlanan zorunlu göçler, bu teze göre İsrail’in bilinçli olarak uyguladığı bir politikadır. Dolayısıyla ABD’nin bir numaralı müttefiği İsrail’in davranışlarını kınamaması doğal ve stratejik bir gerekliliktir. Bu durumda ABD’nin değerlerini bir kez daha sorgulatan nokta, birkaç ay önce aynı İsrail gibi “vatandaşlarını savunma” kaygısı içerisineki Rusya’nın, ağır kınamalara maruz kalmış olmasıdır. Görüldüğü gibi Kafkasya’daki davranışlarından ötürü Rusya’yı acımasız ve totaliter bir otokrasi ilan eden ABD zihniyeti, daha masum olmadığı ortada olan İsrail’i vatandaşlarına karşı sorumluluğunu yerine getiren, terör mağduru bir devlet ilan etmektedir.
Ne var ki, Rusya ve İsrail örneklerini karşılaştırırken bu iki ülkenin yan yana getirilmesinin sebebini doğru bir şekilde kavramak önem taşımaktadır. Rusya ve İsrail, ABD tarafından çelişkili ve adaletsiz tepkiler almaları dolayısıyla karşılaştırılmaya uygundur. Ancak İsrail’in askeri ve stratejik tutumu incelendiğinde, Batılı müttefiklerinin güvencesiyle kontrolsüz saldırıları göze alan Gürcistan’la daha çok parallelik gösterdiği farkedilecektir. İki ayrı örnekteki tek fark, İsrail’i durduran bir devletin varlığı sözkonusu değilken, Gürcistan’ın iddialı bir rakiple karşı karşıya kalmasıdır.
Güney Osetya savaşı ve Gazze saldırılarının bu iki öznesine ABD tarafından açıkça uygulanan çifte standart, bir yirminci yüzyıl geleneğidir. Batı tekeline geçerek sonsuz bir esnekliğe kavuşan demokrasi ve liberalizm kavramlarının yardımıyla yirmi birinci yüzyılda da sürecek olan bu gelenekte, değişen yalnızca nesneler olmuştur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş döneminin emektar düşmanı komünizmden sonraki tehdit, terörizm olarak belirlenmiş; bu tehdidi yenmek adına da “özgür dünya”nın temel öğelerinden biri olan insan haklarının ihlali, “terörle savaş” yolunda normalleştirilmiştir. Özetle, bu iki farklı çatışmanın başrol oyuncularına gösterilen çelişkili tepkiler, mevcut dünya düzeninin temelinde barındırdığı kavramsal çelişkilerin güncel bir yansıması olarak algılanabilir.
KAFKASYA’YA İSRAİL İLGİSİ
Aylin Yardımcı
(Cumhuriyet Strateji – 13.10.2008)
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş’ın sona erişinin ardından uluslararası siyasi konjonktürün temellerini derinden sarsan 11 Eylül olayları, yirmi birinci yüzyılın yeni dengelerini belirleyici nitelikte bir gelişme olarak yankılanmıştı. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a düzenlenen saldırılar ABD hükümeti ve halkını terörizm kavramının can yakıcı doğasıyla tanıştırırken, ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında kaybettiği düşmanı komünizmi yeni bir düşman olan terörizm ile takas etmesine de yardımcı olmuştu. Nitekim George Bush’un “terörle mücadele” ve “demokratikleştirme” gibi popülist kavramların ardına sığınarak Irak ve Afganistan gibi stratejik öneme sahip devletlerin işgaline kadar uzanan bir “terörle savaş” politikası sürdürmesi, Soğuk Savaş yıllarındaki anti-komünizm odaklı, provokatif Amerikan dış politikasını andırmaktadır.
Ne var ki, günümüz ve Soğuk Savaş dönemi arasında kurulabilen bu paralellikler yalnızca ABD’nin hamleleriyle sınırlı kalmıyor. SSCB yönetiminin çöküşünün ardından eski gücünü Vladimir Putin’le toplamaya çalışmış ve şu an yoluna Putin’in benzeri olduğu gözlenen Dmitry Medvedev’le devam etmekte olan Rusya Federasyonu, ABD’nin tekelindeki küresel güç ortaklığına açıkça talip olduğunu belli ediyor. Ağustos ayının başında Güney Osetya’da patlak veren ve Medvedev tarafından “Rusya’nın 11 Eylül’ü” olarak nitelenen savaş, bunun en önemli habercisi. Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü ihlâli, orantısız güç kullanımı ve BM antlaşmasına karşı gelmesi gibi suçlamalarla özellikle NATO ve AB tarafından sert bir şekilde kınanan Rusya Federasyonu, tüm eleştirilere rağmen tavizsizliğini koruyan duruşuyla başta ABD olmak üzere kendisini izolasyona mahkûm etmeye çalışan NATO’ya meydan okuyor. Medvedev her ne kadar yeni bir soğuk savaş istemediklerini açıklasa da, tek kutuplu bir dünya düzeninin kabul edilemez olduğunun altını çiziyor. Ancak Rusya’nın üstlendiği bu “alternatif güç” rolü, bu yeni soğuk savaş görüntüsündeki çekişmenin diğer kutbu olan ABD ve müttefiklerini bir hayli rahatsız ettiği açıkça ortada.
Son gelişmeleri bir Soğuk Savaş benzetmesi çerçevesinde incelerken akıllara ilk etapta eskisi gibi bir Doğu-Batı çekişmesinin gelmesi normal olsa da, Güney Osetya’da patlak veren savaşın iç yüzü bu varsayıma meydan okur nitelikte. Gerek coğrafi sınırların, gerekse modern çağın hakim ideolojilerinin artık bulanık ve ayırt edilmez birer karakter edindikleri postmodern siyasi konjonktür, Doğu-Batı ayrımını da aynı şekilde etkilemiş durumda. Öyle ki, bir Ortadoğu ülkesi olmasına rağmen ABD’nin bir numaralı müttefiki ve en önemli bölgesel kozu olan İsrail’in, bu ülkeden aldığı stratejik ve ekonomik gücü Kafkasya’yı bile birbirine katabilecek şekilde uygulayabilmesi, hızla ilerleyen küreselleşmenin artık devletler arası ilişkileri ne gibi boyutlara taşıdığını gözler önüne seriyor. Uzaktan bakıldığında ikinci bir Soğuk Savaş izlenimi veren Rusya-Gürcistan gerginliğinin, kapalı kapılar ardındaki ayrıntıları incelendiğinde ne denli komplike bir “postmodern savaş” başlatabileceği görülebilir.
ORTADOĞU GERÇEKLERİ
İsveç Savunma Araştırmaları Enstitüsü’nün Kafkasya’da yaşanan son savaş üzerine yayınladığı inceleme raporunda, İsrail askerlerinin Güney Osetya’ya düzenlenen saldırılara Gürcü ordusu ile birlikte katıldığı öne sürüldü. Raporda yer alan en çarpıcı nokta ise, İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarının hazırlığından sorumlu General Gal Hirsh’in de savaş sırasında bizzat Gürcistan’da bulunup, Gürcü ordusunun Tskhinvali’ye düzenlediği saldırının teknik hazırlıklarını yönettiği iddiası. Bununla birlikte bini aşkın İsrailli askeri uzmanın savaşta yer aldığına, hatta bazı askerlerin ise sıcak çatışma içerisinde görevlendirildiğine dikkat çeken rapor, aynı zamanda Tel Aviv ve Tiflis arasında imzalanmış olan gizli bir antlaşmanın varlığını da gündeme getirdi. Rapora göre bu antlaşma, İran’a saldırı hazırlığı içerisinde bulunduğu öngörülen İsrail’in, askeri ve stratejik destek karşılığında Gürcistan’ı İran’a karşı bir üs olarak kullanma amacıyla imzalandı.
Filistin direnişi dolayısıyla şehir savaşı konusunda antrenmana sahip olan İsrail ordusunun, bu konuda ABD ve müttefiklerine eğitim desteği verdiği zaten bilinmektedir. Irak’ın 2003’teki işgaline hazırlık amacıyla Batı Şeria toprakları üzerinde savaş eğitimi gören ABD askerlerinin, öğrendikleri şehir savaşı tekniklerini bazı gerçek operasyonlarda Filistinli siviller üzerinde uyguladıkları da birçok çevrede yankı bulmuş bir iddiadır. Dolayısıyla, müttefiklerine bu tür bir askeri desteği esirgemeyen İsrail’in, Gürcü ordusunu eğitme amacıyla Güney Osetya savaşına katılmış olması da aslında şaşırtıcı olmayan bir iddiadır. Bu raporla ilgili dikkat çeken nokta ise, birçok çevrede telaffuz edilmeye başlanmış olan olası İran saldırısına dair ipuçları içermesidir. İsrail’in henüz Haziran ayında Akdeniz’de 1400 kilometrelik, tam teçhizatlı bir savaş tatbikatı gerçekleştirmesi, hâlihazırda varolan saldırı ihtimalini güçlendiren bir kanıt olarak değerlendirilmişti. Osetya savaşının ardından yayınlanan bu raporda Gürcistan’ın üs olarak kullanılacağı iddiasının yer almasıysa, bu tezi destekleyen başka bir kanıt niteliğindedir. Zira İran’a coğrafi yakınlığıyla İsrail için bir avantaj oluşturan Gürcistan, olası bir saldırıda stratejik açıdan önemli bir koz haline gelebilir.
BATI’NIN GİZLEDİKLERİ
Bu çarpıcı raporun ABD ve Avrupa basınında yankı bulmamış oluşu elbette bir sürpriz değil. Zira işaret edilen gerçekler yerine işaret eden parmağı göz önüne alan çıkarımlara varmak, özellikle Avrupa basınında gelenkselleşmiş bir eğilim olagelmiştir. Savaşın başından beri su yüzüne çıkmaya başlayan karanlık ayrıntılar yerine liberal-kapitalist düzenin en kuvvetli örtbas araçlarından bazıları olan uluslararsı hukuk ve insan hakları gibi esnek kavramların içlerinin boşaltılarak kullanılması, bu geleneği destekler niteliktedir. Rusya’nın uluslararası hukuk ve insan hakları ihlâllerinin kabul edilemez olduğunu haykıran Batı basınının, Kosova’nın bağımsızlığı sırasında çiğnenen BM kararlarına yahut Filistin’de altmışıncı yılını geride bırakan insanlık dramına sessiz kalması da bir tesadüf değildir. Dolayısıyla, İsrail hakkında böylesine çarpıcı iddiaları barındıran bir raporun dünya kamuoyuna yeterince duyurulmaması bir ihmal değil, bilinçli olarak uygulanmış bir stratejidir.
Kafkasya savaşının ardından telaffuz edilmeye başlanan ikinci bir Soğuk Savaş, başladığı takdirde geleneksel denge ve normları tehdit edecek boyutta komplike bir yapıya sahip olacaktır. Bir tarafta gerilen Batı-Rusya ilişkilerinin, diğer tarafta ise artık iyice kızışan İran-İsrail gerginliğinin tüm dünyayı olduğu gibi Kafkasya’yı da derinden etkilediği açıkça ortadadır. Dolayısıyla, Güney Osetya savaşı gibi bölgesel düzeydeki çatışmaların alışılagelmiş “evrensel kavramlar” çerçevesinde değerlendirilmesi ve aynı yüzeysellikte incelenmesi, İsrail-İran çekişmesi gibi perde arkasında kalan büyük gelişmelerin günışığına çıkmasına engel olmaya devam edecek gibi görünmektedir.
ABHAZYA’NIN TANINMA SAVAŞI
Aylin Yardımcı
(Cumhuriyet Strateji – 29.09.2008)
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=7964
Sergey Bagapş
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından çekişmeli bir siyaset sahnesine ve son zamanlarda olduğu gibi sıcak çatışmalara ev sahipliği yapan Kafkasya’nın siyasi haritası, Ağustos ayından itibaren Rusya’nın müdahalesiyle radikal bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Bu süreç devam ederken Güney Osetya’nın yanı sıra dünya kamuoyuna varlığını fark ettirmeyi başaran bir diğer küçük Kafkas cumhuriyeti de Abhazya oldu. 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti ve Rus İmparatorluğu’nun arasında gerçekleşen çetin savaşların kozlarından biri olan Abhazya, önce Ruslar ardından da Gürcüler ile yaşadığı anlaşmazlıkların gölgesinde istikrarsızlığa mahkûm edilen, ancak verimli toprakları ve Karadeniz kıyısında olması dolayısıyla jeopolitik öneme sahip bir bölgedir.
Rusya’nın da tanımasıyla bağımsızlıklarını pekiştiren bu iki cumhuriyet, bugünlerde farklı gelecek arayışlarına girmiş gibi görünüyorlar. Önce Kuzey Osetya’yla birleşmek istediklerini açıklayıp ardından çelişkili bir biçimde böyle bir niyetlerinin olmadığını belirten Güney Osetyalı lider Eduard Kokoyti ve yalnızca “tam bağımsızlık” için mücadele ettiklerini, Rusya’yla birleşme isteklerinin söz konusu olamayacağını öne süren Abhaz lider Sergey Bagapş, birbirleriyle çelişen duruşlar sergilediler. Ancak, tanınmak için sarf ettiği lobi oluşturma çabalarının ve ikili temaslarının bu süreç içerisinde hızlanması, Abhazya’nın uluslararası arenada meşru bir statü kazanma yolunda çetin bir mücadeleye girdiğini gösteriyor.
Krizin tarihi geçmişi
Abhazya’nın bugün yaşamakta olduğu statü krizinin temelleri, SSCB yıllarında siyasi otoritenin daha kolay sağlanması amacıyla aralarında kültür ve tarih birliği bulunmayan halkları aynı cumhuriyete dâhil eden Stalinist politikalara dayanmaktadır. Abhazya, bu politikayla 1931 yılında Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanarak özerklik statüsü elde etmiştir. Ancak, sahip olduğu özerkliğe rağmen hâkimiyet politikaları dolayısıyla bölgeye çoğunluğu oluşturacak ölçüde etnik Gürcü ve Ermeniler yerleştirilmiş, bu sayede de Abhaz kökenli nüfusun yerel yönetimde daha az söz sahibi olması sağlanmıştır. Ne var ki Gürcistan ve Abhazya arasındaki en büyük gerginlik, Abhazya’nın SSCB’den bağımsızlığını ilan eden Gürcistan topraklarına katılmasıyla kendini göstermiştir. Abhaz temsilciler, 23 Temmuz 1992 yılında Gürcistan merkezi yönetiminden bağımsızlıklarını ilan etmiş ve kısa bir süre sonra Gürcü askerinin saldırısıyla ağır bilânçolu bir savaşın ortasında kalmışlardır. 1999 yılında halkoylaması sonucu ilan ettiği bağımsızlık hiçbir ülke tarafından tanınmasa da, bu tarihten beri fiilen Gürcistan’dan bağımsız kalmıştır. Son olarak bu yıl 26 Ağustos’ta Rus parlamentosunda alınan bir kararla, bağımsızlığı Rusya Federasyonu tarafından tanınmıştır.
Nikaragua’nın 5 Eylül tarihinde Abhazya’nın bağımsızlığını tanıdığını ilan ederek Rusya’nın ardından bölgeye destek veren ilk ülke olması, ABD’deki bazı cumhuriyetçi yazarlar ve yayın organları tarafından iğneli bir dille küçümsense de, Abhaz yönetimi durumdan umutlu. Zira Sergey Bagapş, başta Belarus olmak üzere eski Sovyet cumhuriyetlerinden oluşan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ve Kolektif Güvenlik Örgütü (KGÖ) üyelerinin, hatta Küba ile Venezüella gibi sosyalist eğilimli Latin Amerika ülkelerinin yakın zamanda Abhazya’yı tanıyabileceğini iddia etmesi bunun önemli bir kanıtı. Bagapş’ın, AB üyesi olan ülkelerden ise konuya en sıcak yaklaşanın İtalya olduğunu belirtmesi dikkat çeken ayrı bir nokta.
‘Türkiye’yi önemsiyoruz’
Bağımsızlığını tanıtabilmek adına birçok ülkeyle temaslar başlatan Abhazya hükümeti, Türkiye’yle olan ilişkilerine büyük önem veriyor. Abhaz milletvekili Soner Gogua, siyasi ve ekonomik ilişkilerinin Rusya’yla sınırlı kalmaması ve geri kalan ülkelere de açılabilmeleri açısından Türkiye’yle olan ilişkilerine çok önem verdiklerini vurguladı. Gogua aynı zamanda mevcut süreçte kilit role sahip olan Türkiye’nin, hem ABD ve NATO’yu hem de Rusya’yı karşısına almayan bir politika üretmek zorunda olması nedeniyle güç durumda kaldığını anladıklarının altını çizdi. Benzer şekilde, Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun, 2 Eylül’de Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a yaptığı görüşmede de Türkiye’deki Abhaz kökenli vatandaşlar olarak hükümetten olumlu bir yaklaşım göremediklerini, ancak bunu “dünya siyasetinin bir gereği” olarak yorumladıklarını ifade etmişti.
Gogua’nın, Türkiye’nin KKTC meselesiyle Abhazya konusu arasında paralellik kuran açıklamaları, başka bir sorunu da gündeme getiriyor. Zira Gogua’nın, Türkiye’nin Kosova ve KKTC konusunda sergilediği tutumu Abhazya’dan da esirgemesinin çelişki oluşturacağını savunması, müzakere sürecine girilen Kıbrıs’taki gelişmeler dikkate alındığında, üzerinde durulmaya değer bir ima. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, 3 Eylül müzakerelerinden kısa bir süre önce Ankara’da yaptıkları basın açıklamasında, Kosova, Abhazya ve Osetya’nın bağımsızlıklarıyla oluşan yeni siyasi konjonktürün koz olarak kullanılacağını belirtmişlerdi. Aynı günlerde Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Markos Kyprianou’nun KKTC’yle Abhazya ve Osetya arasında paralellik bulunmadığını, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yorgo Kumuçakos’un ise Atina’nın “devletlerin toprak bütünlüğünün korunması” ilkesini desteklediğini açıklaması, Abhazya’nın statü mücadelesinin bugünlerde Rum cephesinde endişe yarattığına dikkat çekiyor. Kısacası, Kafkasya ve Kıbrıs’ta sular kaynarken, Türkiye’nin Abhazya’yı tanıma olasılığı karşılığında Rusya’yla KKTC konusunda yapacağı bir pazarlığın uzun vadede getireceklerinin ölçülüp tartılması, stratejik açıdan önemli bir nokta gibi görünüyor.
Kozlar paylaşılacak mı?
Rusya’nın uydusu olma ithamlarıyla özellikle Batılı ve Batı yanlısı çevrelerce köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Abhazya, “o halde bizi Rusya’ya bırakmayın” çağrısıyla uluslararası platformda kendine yer arıyor. Güney Osetya örneğinde gündeme gelen ilhak ve birleşme ihtimallerine sert bir şekilde karşı çıkan Abhaz yönetimi, BDT’ye üye olma amacı gütmesine rağmen Rus egemenliği altına girmek gibi bir niyetlerinin kesinlikle olmadığının altını çiziyor. Kendilerine tek destek veren ülkenin Rusya olması dolayısıyla, askeri ve ekonomik ilişkilerini ilerletmeyi hedeflerken, bu politikalarını eleştiren ülkeleri de kendilerine sırt çevirmekle ve çifte standart uygulamakla suçluyor. Türkiye’nin Abhazya konusunda sergileyeceği tutum ise şu an için belirsiz, ancak özellikle Kıbrıs konusunda önemli bir stratejik koz ortaya çıkmış gibi görünüyor. Rusya’nın bugüne kadar Rum Yönetimi lehine bir Kıbrıs politikası yürüttüğü ortada olsa da, Türkiye’nin Rus güdümündeki bağımsız Abhazya’yı tanıması karşılığında Rusya’nın Kıbrıs konusundaki tavrını uzun vadede yumuşatması ihtimal dâhilinde. Zira dünya siyaseti bu hızla değişmeye devam ettiği takdirde, bölgesel dengelerdeki değişimin Kafkasya ile sınırlı kalmayıp diğer meselelerin iç dinamiklerini de etkilemesi güçlü bir olasılık.
KAPİTALİZMİN İKİ KUTBU
Aylin Yardımcı
(Cumhuriyet Strateji – 22.09.2008 )
Yirmi birinci yüzyıl, geçerlilikleri ABD tarafından tescillenen bazı değerlerin zafer ilan ettiği bir yüzyıl olarak başladı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla çürütüldüğü varsayılan toplumcu ideolojinin kayboluşu, serbest piyasa ticaretinin durdurulamaz yükselişi, üretim yerine tüketimin erdem olarak kabul ettirildiği bir toplumsal bilinç ve tartışmalı bir demokrasi kavramı, yeni yüzyılı belirleyen karakter özellikleri olarak kabul edildi. Sovyetler Birliği’nin eski yüzyılda “özgür” dünyaya korku salan varlığı son bulduğundan beri, ABD ve başta AB olmak üzere Batılı müttefikleri, düşmansız kalmamak adına, ismi uluslararası terörizm olan muğlak bir “öteki”nin peşine düşmüştü. Ne var ki, ismini bilip de cismini açıklayamadığı düşmanının ve dahi stratejik çıkarlarının peşinde Orta Doğu coğrafyasının sabrını sınayan Batı, Ağustos ayında patlak veren Güney Osetya savaşıyla dünyaya net ve sert bir mesaj veren Rusya’ya alışık olduğumuz amirane ve saldırgan tavrıyla cevap veremedi. Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev, tek kutuplu bir dünyayı kabul edilemez olarak tanımlayarak, Rusya’nın Batı’ya karşı oluşturma sürecine girdiği alternatif bir gücün sinyallerini zaten vermişti. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin dönem başkanlığındaki AB ise, doğalgazının tamamını temin ettiği ve en büyük üçüncü ticaret ortağı olan Rusya’ya beklenenden daha uysal bir tepkiyle karşılık verdi. Sözün özü, uluslararası hukuku tanımazlığıyla, müdahaleci tavrıyla ve SSCB’den farklı olarak kapitalist düzenin bir parçası olarak yükselmesiyle Rusya, Batı’yı kendi silahıyla vurmaya hazırlandığının sinyallerini veriyor. Rusya’nın ahlâki meşruiyeti, taktik olarak Batı’nın küresel davranış biçimini ve kendi tarihinden gelen emperyal geleneğini benimsemesinden ötürü tartışmaya açıktır. Ancak Rusya, yine de alternatif bir süpergüç olma yolundaki duruşuyla uluslararası statükoyu tehdit etmekte ve bu yönüyle âdeta gezegenin sahipliğini üstlenen Batı dünyasına meydan okumaktadır. Bununla birlikte, Kafkasya’daki bu son krizde arada kalmış gibi görünen Türkiye’nin çıkarları için, bölgede ABD’nin de Rusya’nın da mutlak hâkimiyet kurması ideal değil. Bu sebeple, Türkiye’nin Kafkasya’da çıkarlarını korumak adına tavizsiz ve dengeli bir tutum sergilemesi önemli bir koşul.
RUSYA KAFKASYA’DAN VAZGEÇMİYOR
Kafkasya’da son bir ayda ortalığı kasıp kavuran Rus güç gösterisi ve beraberinde tanınan bağımsızlık hareketleri, AB ve NATO tarafından Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne yöneltilmiş haksız bir saldırı olarak nitelendirildi. Aslında bu senaryonun aynısı, coşkuyla sallanan ABD bayrakları eşliğinde bağımsızlığını ilan eden Kosova örneğinde de yaşanmıştı. İlginçtir ki, çıkarlarıyla bağdaştığı takdirde halkların kendi kaderini tayin hakkını sonuna kadar savunan ve kimi zaman bağımsızlıkla taçlandıran Batılı ülkeler, çıkarlarıyla çatıştığı takdirde tamamıyla farklı bir söylemle ülkelerin toprak bütünlüklerini savunmaktan geri kalmıyorlar. Böylesine yaman çelişkilerin uluslararası politikayı yönlendirdiği ve çifte standartların rasyonelleştirildiği küresel siyaset, Rusya’nın Kafkasya’da hâkimiyet alanını genişletmesi için tam da ihtiyacı olan zemini hazırlamıştır. NATO’nun ABD öncülüğünde bugüne kadar Rusya’ya karşı kullandığı kozların rövanşı, aynı taktikle Kafkasya’da başlamış gibi görünüyor. Enerji kaynakları, petrol ve doğal gaz boru hatları, Karadeniz-Hazar bağlantısı ve Orta Asya’ya açılan kapısıyla Kafkasya, Rusya’nın ne olursa olsun vazgeçmek istemeyeceği bir bölgedir. Dolayısıyla, NATO ve AB, tıpkı Ukrayna gibi bu bölgeyi de Batılılaştırma telaşı içindedir. Ancak Batı’nın hesaplarını bozarak bölgeyi etki alanına almak isteyen Rusya, ikinci bir soğuk savaş başlatmaktan çekinmeyen tutumuyla Batı’ya açıkça korku salmaktadır.
Rusya’nın Kafkasya’daki müdahalesinin uluslararası hukuk açısından meşruiyeti, elbet ki sorgulanabilir. Ancak unutulmamalıdır ki ABD, Irak’ı işgal ederken tıpkı Rusya’nın Gürcistan’da yaptığı gibi BM antlaşmasının başka bir devlete karşı kuvvet kullanımını yasaklayan 2/4’üncü maddesine karşı gelmiştir. Kosova’nın bağımsızlığını tanırken ise, Rusya’nın Güney Osetya ve Abhazya için Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan BM kararlarını çiğnediği gibi, Kosova’nın Sırbistan’ın bir parçası olduğunun belirtildiği 1244 sayılı BM kararını çiğnemiştir. Hal böyleyken, aslında kendisini eleştiren Batı’dan daha farklı bir iş yapmayan Rusya, yalnızlık gibi önemli bir dezavantaja sahip. Çünkü uluslararası hukuku çiğneme konusunda profesyonelleşmiş olan ABD, Kosova’nın ilk işgali sırasında NATO’yu, bağımsızlık ilanı sırasında ise AB ülkelerini yanına almış ve bu işbirliğiyle gayrimeşru davranışını birlikte savunabileceği müttefikler yaratmıştır. Bu tür Batı merkezli ve küresel anlamda nüfuzlu uluslararası örgütlerin desteğini doğal olarak arkasına alamayan Rusya ise, yalnız kalarak daha elverişli bir eleştiri odağı olmuştur. Sonuç olarak, yayılmacı politikalarında aynı metodolojik adımları izleyen Batı ülkeleri ve Rusya, sahip oldukları müttefiklerin yaptırım gücüne endeksli olarak farklı ve dürüstlükten uzak tepkilere maruz kalmışlardır.
TÜRKİYE’NİN KİLİT ROLÜ
Kafkasya’daki siyasi dinamikler böyleyken, Türkiye için önemli olan, bu krizde iki taraf için de kilit bir role sahip olduğunu algılayabilmesi ve Kafkasya’da iki süpergücün de mutlak hâkimiyet kuramayacağı bir denge politikası izlemesidir. Unutulmamalıdır ki, Kafkasya’nın Batı kıyısı olan Karadeniz’e açılan tek kapı, Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle kontrolünü elinde tuttuğu İstanbul ve Çanakkale boğazlarıdır. Bu sözleşme, imzalandığı 1936 yılından beri gerek İkinci Dünya Savaşı sırasında SSCB, gerekse doğuya doğru genişleyen NATO sürecinde ABD tarafından değiştirilmek istenmiştir. Görüldüğü üzere, Batılı ülkeler ve Rusya’nın taraf olduğu krizlerde, bölgeye denizden ulaşan tek yolun Türkiye’den geçmesi, önemli bir jeopolitik kozdur. Bu durumda hem AB ve NATO ülkelerinin, hem de Rusya’nın bazı şeyleri “kitabına uydurmak” için stratejik açıdan Türkiye’nin ortaklığına muhtaç olduğu bir gerçektir. Türkiye’ye düşen ise, iki güç arasında sıkışarak kolay nüfuz edilebilir bir koz olmanın ötesine geçip, jeopolitik üstünlüğünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak Kafkasya’da bir denge politikası kurmaktır.
Rusya’nın, açıkça yeni bir kutup oluşturduğu ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen Amerikan üstünlüğüne, SSCB’nin aksine daha etkili bir silahla, yani kapitalizmle meydan okuduğu artık yadsınamaz bir gerçektir. Türkiye, günbegün güçlenerek Batı taktiği ile korku salan Rusya’yı ve yıllardır sömürü tekelini elinden bırakmayan ABD’yi, söz konusu Kafkasya olduğunda dikkatle dengelemeli ve jeopolitik üstünlüğünden taviz vermemelidir.
GELECEĞİNİ ARAYAN GÜNEY OSETYA
Aylin Yardımcı
(Cumhuriyet Strateji – 15.09.2008)
Yakın tarihe kadar dünya kamuoyunca varlığı dahi bilinmeyen Güney Osetya, geçtiğimiz haftalarda, küresel anlamdaki güç dengesini yerinden oynatan bir savaşla uluslararası gündeme damgasını vurdu. Tskhinvali kentinde başlattığı saldırıyla uzun vadede toprak bütünlüğünü tehlikeye sokan Gürcistan’ın, verdiği öfkeli yanıtla tepkileri üzerine çeken Rusya’nın ve tarihsel bir geleneği sürdürürcesine bu soruna de el atma gereksinimi duyan Batı dünyasının gündeminde, savaş ve bağımsızlık ilanıyla iki şekilde adını duyuran Güney Osetya’nın gelecekteki statüsünün ne olacağı tartışması var. Kısacası, olaylı bir filmin başrol oyuncusu gibi görünse de, mevcut sistem dolayısıyla figüranlığa mahkum edilen Güney Osetya, bu kaos ortamı içinde statüsüyle ilgili olarak Kremlin’in alacağı kararı bekliyor.
SAVAŞIN TARİHİ ALTYAPISI
1917 yılında Bolşevik zaferiyle parçalanan Rus İmparatorluğu, oluşan kısa süreli siyasi belirsizlik sonucu Kafkasya’daki hâkimiyetini, yeni oluşan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyeti gibi ulus devletlere ve Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti gibi çok uluslu federasyonlara bırakmak zorunda kaldı. O güne kadar yalnızca Kafkas dağları nedeniyle coğrafi bir ayrıma sahip olan Osetya, güney bölgesinin 1918’de sosyal demokrat Menşevik Partisi’nin iktidarıyla kurulan Gürcistan Cumhuriyeti’nin egemenliğine girmesiyle ikiye ayrılmış oldu. Kuzey Osetya ise, Terek Sovyet Cumhuriyeti’nin bir parçası haline gelerek güneyinden ayrıldı. Yani, ataları Alanlar’ın Kafkasya’ya ne zaman yerleştiği konusunda Gürcülerle bir türlü anlaşamayan Osetler’in kuzey ve güney olarak iki ayrı siyasi bölgeye ayrılmasının Ekim Devrimi sonrasına, yani 1920’li yılların başına dayanan bir geçmişi var.
Osetya’yı paylaşan bu cumhuriyetlerin ikisi de varlık mücadelelerini kaybedince, 1921 itibariyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin egemenliğine geçti. Güney Osetya, tıpkı Kuzey’in Rusya’ya bağlı kalmaya devam ettiği gibi, SSCB döneminde de varlığını Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak sürdürdü. SSCB’nin dağılmasıyla, Gürcü-Oset anlaşmazlığında yeni bir dönem başladı. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilan eden Gürcistan, Güney Osetya bölgesini de yeni sınırlarının içine aldı. Ancak bu durum, Rus yönetiminin egemenliğindeki Kuzey Osetya ile birleşme amacı güden Osetler’in, bağımsızlığını yeni kazanmış Gürcistan’a başkaldırmasıyla ve 1991-1992 yılları arasında büyük bir savaşın patlak vermesiyle sonuçlandı. Güney Osetyalı direnişçilerin, Kuzey Osetyalı gönüllü milislerin ve onları destekleyen Rus çete savaşçılarının Gürcistan merkezi yönetimine karşı mücadele ettiği çatışmanın sonucunda, 1992’de Boris Yeltsin yönetimindeki Rusya Federasyonu’nun arabuluculuğuyla bir ateşkes sağlandı. Ancak iki taraf arasındaki gerginliğin, siyasi sınırları değiştiren ve süpergüçleri karşı karşıya getiren bir savaş halini alması, bu asırlık anlaşmazlığa bambaşka bir boyut kazandırdı. 2003 yılında “renkli” bir devrimle işbaşına gelen Mikhail Saakaşvili’nin AB ve NATO’yla kurduğu yakın ilişkinin güvencesiyle Güney Osetya bölgesi üzerindeki baskıları arttırması, zaten gerginliğin artacağının sinyallerini vermekteydi. Öyle ki, etnisite merkezli, küresel sermaye destekli post-modern “yeni savaşlar” teorisiyle, günümüz savaşlarının değişen özelliklerine dikkat çeken Mary Kaldor’un Ocak ayında yayımladığı bir makalesinde Güney Osetya’nın 2008 yılı içerisinde bağımsızlık ilan edeceğini öngörmesi sürpriz olmadı.
GÖZLER MOSKOVA’DA
Gürcü-Oset gerginliği olarak başlayıp Gürcistan-Rusya savaşı ve ardından Batı-Rusya rekabeti haline gelerek Gürcistan aleyhine sonuçlanan Kafkasya’daki savaş ortamı, Rusya tarafından bağımsızlıkları tanınan Abhazya ve Güney Osetya’yı nasıl bir gelecek beklediği sorusunu gündeme getirdi. Tarihsel olarak yıllardır Kuzey Osetya ile Rusya çatısı altında birleşme politikası sürdüren Güney Osetya, bağımsızlığının ardından artık bu hedefini açıkça uluslararası kamuoyuna kabul ettirmek istiyor. 14 Ağustos’ta Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Dmitry Medvedev’le Moskova’da görüşen Güney Osetya Cumhurbaşkanı Eduard Kokoyti, Güney Osetya Basın ve Bilgi Komitesi’nin internet sitesinde yaptığı açıklamada, bundan sonra gündemde Kuzey Osetya’yla birleşmenin olduğunu, bunun da ancak Rusya’nın hamlesiyle gerçekleşebileceğini, hatta bu gelişmeyi “birkaç gün içerisinde” beklediklerini ifade etti.
Rus strateji uzmanı Alexei Makarkin, böyle bir adımın Kremlin açısından şimdilik “imkânsız” olduğunu belirtse de, başta AB’li ve Gürcü yetkililer, tek taraflı kararlar almaması hususunda Rusya’yı uyarmaya devam ediyor. Güney Osetya yönetiminin, Kokoyti ve Medvedev arasındaki görüşmelerin “umut verici” olduğunun altını çizmesi de Rusya’nın olası bir blöfünü destekler nitelikte. Nitekim 2006 yılında Güney Osetya’da yapılan bağımsızlık referandumundan %99 oranında olumlu sonuç alınması ve bölgede yaşayan Oset halkın %70’inin Rus pasaportuna sahip olması, zaten Güney Osetya’nın Rusya sınırlarına dahil olma isteğinin sinyallerini veriyordu. Kuzey Osetya Cumhurbaşkanı Taymuraz Mamşurov’un, 2004 gerginliklerinden bu yana Kuzey ve Güney Osetya halklarının ayrı olarak düşünülemeyeceği yönünde demeçler vermesi de, Kuzey’in de bu çağrıya olumlu baktığının altını çiziyor.
Tüm bu gelişmeler Rusya’nın atacağı bir sonraki adımın ilhak olacağının sinyallerini verse de, bu konuda kesin bir çıkarıma varmak şu an için riskli. Putin’in iktidara geldiği 2000 yılından beri, dağınık etnik yapısı ve merkeze başkaldırma potansiyeliyle Rusya’nın toprak bütünlüğünü en çok tehdit eden Kafkasya bölgesinde sağlanmış sıkı bir devletçi kontrol söz konusu. Putin’in izinden giderek bu politikayı devam ettirmek isteyecek olan Medvedev’in bir diğer seçeneği, Kafkasya’da resmi olarak Rusya Federasyonu sınırlarının dışında kalan yeni bir hakimiyet alanı oluşturmak. Medvedev, gerek temkinli tutumu, gerekse diğer bir taraftaki Abhazya’nın özerklik değil bağımsızlık taraftarı duruşu dolayısıyla, Güney Osetya’yı şimdilik topraklarına katmayacağının sinyallerini veriyor.
Eduard Kokoyti’nin birleşme çağrılarına henüz net bir cevap vermekten kaçınan Rusya, tüm dünya kamuoyunun seyrettiği güç gösterisinin ardından sert ve emin adımlar peşinde. Güney Osetya’nın geleceğini belirleyecek olan bu süreçte, Kremlin’den çıkacak kararı her zaman olduğu gibi yalnızca Rusya’nın stratejik çıkarları belirleyecek. Petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla Batı dünyasının dikkatini çekmeye başlayan Hazar Bölgesi ve Orta Asya’ya bir giriş kapısı niteliğindeki Güney Kafkasya, Rusya Federasyonu’nun geleceğe yönelik dış politikasında işini şansa bırakmak istemeyeceği bir bölge. Dolayısıyla, Osetler’in birleşme isteğine rağmen çıkarlarından taviz vermeyeceği kesin gibi görünen Rusya, bağımsız fakat Moskova güdümünde bir Güney Osetya yaratma sürecine gireceğinin sinyallerini veriyor.


